nurnal

Bir masal fuayesi
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Galiba karar verme mekanizmamı yitirdim.

Yıllarca uzak ilişki yürütmüş biri olarak “uzaktan ilişki yürümez” diyecek kadar olgunlaştım.

Ve beni sen olgunlaştırdın.

Çocuktum.

Savunmasızdım.

Arsızdım.

Gideceksin.

Gitmelisin.

“Doğru olan bu.”

Peki ya ben? Kendimi nasıl koruyacağım kendimden? Düşüncelerimden?

Bilmiyorum.

Düşündükçe karnıma ağrılar giriyor.

Gitmen gerek biliyorum.

Ayrılacağız biliyorum.

Kurduğum bütün hayaller yine götüme girecek biliyorum.

Parçalanışıma belki de ilk defa şahit olacaksın.

Biliyorsun.

Kendine yeni bi hayat kuracaksın, başka bi şehirde, başka insanlarla.

Ben burada her metre karesi sen olan bi şehirde tutsak olacağım sana.

Nefesini duyacağım rüzgarda.

Belki karanlıkta uyumaya bile alışacaksın sen, belki sigaraya başlayacaksın.

Belki “asla” dediklerini yapacaksın.

Bunları yaparken yanında başkaları olacak.

Ve ben sana sokaktaki simit satan adam kadar bile yakın olamayacağım.

Boğazım düğümleniyor.

Ellerim titriyor.

Lütfen.

Canımı alma benden.

Canımı alıp kilometrelerce öteye götürme.

İnan bütünken daha güzelim ben.

Lütfen.

Parçalama beni.

1 day ago
liveinteenagedream:

THE BEST BOAT EVER

liveinteenagedream:

THE BEST BOAT EVER

(Source: icantfeelmyarms)

En çok neyi özlüyorsun deseler gözümü kaparım önce.. Sessiz..Sakin..Sonra gözlerimi aralarım..Bir tek ben görürüm..Onlar görmez..Bir gece vaktidir..Zifiridir kalbim;Sen uyuyorsundur..Benim elim saçlarını okşuyordur değmeden..Korkuyorumdur..Uyanırsın diye..Kokunu arıyordur burnum..Nefesin yalıyordur yüzümü..Sen kıpırtısız bir deniz gibi uyuyorsundur..Top patlasa uyanmayacak ama ellerimin sıcağı değdiği an gözlerin aralanacaktır!Sana dokunmaktan korkarak, sana dokunmamak için kendimi tutarak, uyuduğum gecelerden biridir.Dünyanın en kıymetli varlığına bakıyormuş gibi mucizevi bir inançla doludur gözlerim..Bilmediğim bir dilin ekseninde mırıldanırken dilim,Sözler gelir aklıma,Sana hep uyurken söylediğim,Senin duymadığın,Benim bilmediğim;Sana dokunamadığım geceleri sevdim..Onlar görmez..Ben hergün yeniden yaşarım..Ve bu yüzden elim hangi harfe değse;Adını mırıldanırım..Tüm harfler adını oluşturur,benim alfabemde..


En çok neyi özlüyorsun deseler gözümü kaparım önce.. 
Sessiz..
Sakin..
Sonra gözlerimi aralarım..
Bir tek ben görürüm..
Onlar görmez..
Bir gece vaktidir..
Zifiridir kalbim;
Sen uyuyorsundur..
Benim elim saçlarını okşuyordur değmeden..
Korkuyorumdur..
Uyanırsın diye..
Kokunu arıyordur burnum..
Nefesin yalıyordur yüzümü..
Sen kıpırtısız bir deniz gibi uyuyorsundur..
Top patlasa uyanmayacak ama ellerimin sıcağı değdiği an gözlerin aralanacaktır!
Sana dokunmaktan korkarak, sana dokunmamak için kendimi tutarak, uyuduğum gecelerden biridir.
Dünyanın en kıymetli varlığına bakıyormuş gibi mucizevi bir inançla doludur gözlerim..
Bilmediğim bir dilin ekseninde mırıldanırken dilim,
Sözler gelir aklıma,
Sana hep uyurken söylediğim,
Senin duymadığın,
Benim bilmediğim;
Sana dokunamadığım geceleri sevdim..
Onlar görmez..
Ben hergün yeniden yaşarım..
Ve bu yüzden elim hangi harfe değse;
Adını mırıldanırım..
Tüm harfler adını oluşturur,benim alfabemde..

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Hoşçakal Adam
Gitmek vaktidir şimdi
Sandalların dalgalarla dans ettiği masalsı bir diyara
Belki bir deniz fenerinin gölgesinde güneşlenmeye
Ne farkeder diyorsun değil mi? 
Ben yokum gittiğin yerde.
Olsun.. 
Deniz görsün ayrılığım
Sancılarımın üzerinde martılar uçsun
Balıkçılar oltalarına taksın gözyaşlarımı
Dalgalar mırıldansın çığlıklarımı
Sanrılarıma yakamoz düşsün!
Sensizliğimin bir tadı olsun
Gitmek vaktidir şimdi
Uzatmadan sözü. 
Bilirsin bazen, kalsan adam olmayacaktır bu aşktan
Gitmek vaktidir şimdi
Yokluğunun üzerine nargile istemenin, tek başına tavla oynamanın, çayını yalnızlığınla bölüşmenin vaktidir
Şimdi, oltayı sallama vaktidir denize
Elbet bu umman senin de karnını doyuracak
Gitmek vaktidir şimdi
Rastgele Kaptan

1 week ago
Hüzün, insanlığa yakışmayacak kadar güzel bir kelime. En mutlu olduğun anlarda dahi duyduğunda; önce biraz başını okşuyor, ardından sımsıcak sarmalıyor, son olarak da içine alırcasına göğsüne bastırıyor seni. Teslim olmak istemesen de kendine engel olamıyorsun. Zira hüzün, insanlığa yakışmayacak kadar güzel bir duygu. Olumsuz olması gerekirken olumsuz değil. Soğuk olması gerekirken soğuk değil. Öyle çekici, öyle göz kamaştırıcı ki bazen; yakışmıyor bencil bedenlerimize. Çoğu insanda eğreti duruyor. Biraz saflık istiyor. Belki de bir parça temizlik. Hüzün, kırılgan. Hüzün, beyaz. Hüzün, hep “biraz”.Kırmızı bir şemsiyeye sahip olmadan ölmeyeceğim.

Hüzün, insanlığa yakışmayacak kadar güzel bir kelime. En mutlu olduğun anlarda dahi duyduğunda; önce biraz başını okşuyor, ardından sımsıcak sarmalıyor, son olarak da içine alırcasına göğsüne bastırıyor seni. Teslim olmak istemesen de kendine engel olamıyorsun. Zira hüzün, insanlığa yakışmayacak kadar güzel bir duygu. Olumsuz olması gerekirken olumsuz değil. Soğuk olması gerekirken soğuk değil. Öyle çekici, öyle göz kamaştırıcı ki bazen; yakışmıyor bencil bedenlerimize. Çoğu insanda eğreti duruyor. Biraz saflık istiyor. Belki de bir parça temizlik. Hüzün, kırılgan. Hüzün, beyaz. Hüzün, hep “biraz”.

Kırmızı bir şemsiyeye sahip olmadan ölmeyeceğim.

Zihnimin çatı aralarına, kilerlerine ve bodrumlarına bir bakalım neler varmış?

Sadece düşündüğüm anda yazıya dökebileyim diye 10 parmak F klavye ile yazmayı öğrendim… Peki yaptığıma uygun miktarda yazı yazdım mı? 10 parmak yazmaya başlamama rağmen düşüncelerimi hiç düşündüğüm anda yazıya dökmedim, bilgisayarda yazı yazmayı pek sevmiyorum diye bahane ettim sanırım. Ama artık bayağı hızlı klavye kullandığım bir gerçektir. Peki neden düşüncelerimi yazmıyorum… Genelde sağlıklı şeyler düşünmüyorum sanırım. Şu anda tipografik dertlerim var, yazılar gözümü rahatsız ediyor, ikide bir onu değiştiriyorum, farklı bir font, farklı bir yazı boyutu deniyorum. Ama şu ana kadar pek sonuç vermedi. Ayrıca bu ekran da çok parlak.

Ah ah, türlü türlü dertler, ben sadece ufak olanlarından bahsediyorum, sanırım sizinle yeterince samimi değilim, müstakbel okurum, şu an da ne ben sizi tanıyorum, ne de siz bu yazıyı okuyorsunuz. Aslına bakarsanız ben bile okumuyorum bu yazıyı ama ne düşündüğümü az çok biliyorum ve burada yazılanlar aslında benim gerçek düşüncelerim değil, sanırım kafamdan gerçekten geçenler de bırakın yazmaya okunmaya bile değmez. Ama ben düşünüyorum, düşünmeye değer şeyler olmasa bile. Sanırım bana Lucida Sans’dan başka fontlar pek yaramıyorlar. Neyse, bununla ilgileneceğinizi düşünmüyorum zaten. Ama az çok karakterim hakkında bilgi vermiş olabilirim, ancak dikkatli bir analist yazdığım şu iki paragraftan sır sakladığımı çok rahat algılayabilir. Hatta bir takım hayal gücü sorunlarım olduğunu bile varsayabilir. O kişi varsaya dursun, hatta analiz etmeye çabalayarak kendini okumanın zevklerinden mahrum bıraksın, hatta ve hatta kendi sorunlarından benim sorunlarımı irdeleyerek ve benim için hiç bir yararı olmayacak şekilde kendi kafasında çözerek kaçsın. Ben konuya gireyim ufak ufak.

(Ben mutlu bir insanım saygıdeğer analist, boş kağıtların veya kelime işlemcilerin tiyatro sahnesinden pek bir farkı yoktur… Dışavurumcu bile olabilirim şu anda, tam da bu paragrafta, tirad okumaktan farkı yok benim için. Yaptığın analizler benim rüya kapısına girmeden önce yatakta dönüp dururken sanki bir psikiyatrist ile konuşur gibi bir iç diyolog yaptığımı hiç bir zaman sana söylemeyecekler, ama böyle şeyler yapabilecek bir kişi olduğumu gösterebilirler, ama bunun insanları kategorize etmek, basite indirgemek ve tecrübenin içine sıçmaktan pek de bir farkı yok. Bu kafadaki insanlar bence Cheesecake yemek yerine küp şeker emerken şöyle düşünsün “Tadın hiçbir önemi yok. Önemli olan glikozu vücudun içine almak sonuçta, hem böyle daha rahat sindiriliyor, basit şeyler kalsın sadece, bütün karmaşayı indirgeyelim.” Ama lanet olsun ki Dilimizin tat alma duyusu var ve bazı tatlar haz veriyor, hatta hormon bile salgılatıyorlar, neden acaba? Önemli bir tarafı olduğu için olabilir mi?, yoksa sadece zevklere kendimizi kaptırıyor muyuz kaptırmıyor muyuz diye var bunlar.)

(Özellikle bu işten para kazanmıyorsa analiz ederek kendini entellektüel açıdan tatmin etmek isteyen insan direk birkaç kaburga kemiğini aldırsın.Bu arada Havva Ademin kaburga kemiğinden yaratılmadı. Ademin eksik kaburga kemiklerinin hikayesi aslında şöyledir… Adem Havva ile kavga ettikten sonra, çok uzun süre ayrı kaldılar, Adem de standart mastürbasyon çeşitlerinden çok sıkıldı, yaratıcılığını kullandı ancak birbirine bağlanmış içi su dolu iki yılan derisi de sıkıcı gelmeye başlayınca, doğayı analiz etmeyi öğrendi. Ama mental yükünden dolayı kafası teklemeye başlayıp, analizlerinden çıkan sonuçlar ile kimseye hava atamayacağını anlayınca, sonuçta o sıralar Havva’dan başka konuşacak kimse yoktu ve Havva da Adem ile konuşmak istemiyordu, ayrıca kitapçılarda biriyle tanışabilme olanağı da yoktu. Merhamet Tanrı, merhamet… Ve Tanrı kutsal neşteri ile Ademin karnını yardı, neşter kadar kutsal olmayan testeresi ile birkaç kaburgasını rahatça çıkartabileceği bir şekilde kesti ve kurtardı Ademi yükünden. Bunun üzerinden biraz zaman akınca, Havva Ademin üst bedeninin iki üç santim uzaması karşılığında kendi kendisine gayet yettiğini görünce önce küplere bindi, sonra Adem’in horlamasına hatta hödükçe hareketlerine bile duyduğu özlem komplekslerinin peçesini kaldırdı… Şükür ki sonra da barıştılar, yoksa Ademoğlu bundan 200.000 bin sene kadar sonra da saksofonu icat edemezdi, hala daha ellerinde ancak 5’li sesler verebilen borazanlar çalarak Homo Sapiens Sapiense evrilmekle uğraşıyor olurlardı… Falan filan.)

Boş işlerle çok uğraşıyoruz ve boşu boşuna üzülüyoruz. Olduğu gibi yaşamak sanırım artık bir erdem oldu. Bir kedinin tüylerinin dokusunun uyandırdığı hisler, ufak orgazmlar yaşatmaya yetecek kadar güzelken, biz herşeyi ölçmeye, biçmeye ve etiketlemeye yaradık. Kedi sanki daha yararlı bu dünyaya ve doğaya. Eğer hep beraber yazının kabul edilmesini Tarihin başlangıcı ve İsa’nın doğumunu 0 noktası kabul etmeseydik şu an yaşadığımız zaman noktasına 11 Mayıs 2012-Cuma diye yaftalamak yerine başka bir etiket bulabilirdik. Ben Mesela gayet şu an tarihi söylemek için eğer Geocentric/Tropical sistemi kullanırsak “Sol – 13*50’ Taurus / Luna – 11*52’ Libra / Dies Veneris 108” diyebilirim. Saati söylemek için ise Astrolojik Ev sistemini kullanabilirim. Zamanı böyle tanımlamak Dünyadan bakıldığında gayet anlamlı, ancak referans noktası güneşten alınırsa olaylar değişir… Güneşin pek önemsediğini sanmıyorum. Onun için Dünya ve Luna 18*55’-18*52’ Libra dolaylarında seyrediyor (Heliocentric/Sidereal) ayrıca Doğu ve Batı diye bir şey Güneş için olmadığından saat, gün, hafta, ay, yıl falan gibi şeylere gerek duymuyor. Bir uzaylı için bizim kullandığımız Burçların ise hiç bir anlamı yok.

Hele hele giyinik gözle bile bakmaya kıyamadığımız enerji topu olan Güneşin ajanda tuttuğunu hiç sanmıyorum. Ayrıca bir uzaylının bizim gibi saniyeyi Sezyum-133 atomuyla ilgili 10luk tabanda 10 haneli bir sayı ile ölçtüğünü ve öyle standardize ettiğini düşünmek bana aşırı derece saçma geliyor. Ve eğer dünyamızı ziyaret etmeye gelirlerse onlara saniyeyi anlatmak için Sezyum-133 atomu ile pek ilgili olmayan bir yol bulmamız lazım, bizim için çok önemli olan zaman sistemimize olan ilgilerini kaybetmemeleri için. Bu yüzden yıldızlar arası yolculuk yapabilecek kadar gelişmiş uzaylılar bizi ziyaret ettiğinde, onları yeni akort edilmiş bir piyanonun başına götürüp orta La notasını dinleteceğiz, ki bu nota saniyede 440 kere titreşir, tabi piyanoda buna üst ve alt harmonik sesler de eklenecek, ne bileyim sinüs dalgaları biraz sıkıcı, ayrıca 60 bpm tempoda yapılan bir piyano resitali hem konukseverce bir hareket olur, hem de saniyemize alışmalarına daha yardımcı olur… Müzik boşuna evrensel değil.

(Bilim de din gibi bir takım varsayımları aksiyom olarak kabul etmediğin sürece bir işe yaramaz. İkisinin de üzerine çok fazla düşünürsen kafayı yersin. Eğer olaya böyle bakarsak ikisinin arasındaki benzerlikleri daha rahat görebiliriz. Böyle düşünen bir insana Adem ile Havva’dan bahsederken Evrim teorisini araya sıkıştırmam saçma gelmez.)

Ne diyorduk… Geceleri uyumadan önce sanki “Şu anda karşımda bir psikiyatrist olsa ona neler anlatırdım?” tadında şeyler düşünüyorum. Hatta o meşhur terapi koltuklarından odama bir tane istiyorum.

Pek bir şey yokmuş zihnimin çatı aralarında, kilerlerinde ve bodrumlarında… Hepsi çöpe, hayır hayır. Daha iyisi, yakayım ben bunları.

Dağıttın.

Dağıttın.

Bir nedeni yok, yalnızca öptüm.

Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım.

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Küçük İskender

Kurallar

Fahişenin Beş Kuralı

Bir ) Sevmeyeceksin kimseyi. Koynuna girdiğin adamların sevgisini nefretle karşılayacaksın. Karşılayacaksın ki görevinin değerini anlayasın. Anlayasın ki bir mal gibi satılmaya gönlün alışsın.

İki ) Korunacaksın. Tüm gebeliklere karşı duracaksın. Sadece acıyı doğuracaksın içine. İçinden başka kimse büyütmeyecek onu. İçinle büyüyüp, içinle öleceksin.

Üç ) Sormayacaksın. Her verişin ardından, sanki daha hiç alışveriş yapmamış bir kadın gibi istekli olacaksın. Mastar eklerin olmayacak, sorundan soru yaratmayacaksın. 

Dört ) Sorgulamayacaksın. Ölümün aheste şarkısına kulak verdiğinde her hayvan gibi leş olacaksın. Bir köpek gelecek, koklayacak seni. Havlamalar eşliğinde son sevişmeni yaşayacaksın. Olur da dirilirse ruhun, kendini içinden uçuruma atacaksın.

Beş ) Sen fahişesin, yaşam yok sana. Yaşamdan medet umma. Terk derdin rahmin olacak senin. Dünyanın fahişeliğinde, en fahişe daima sen olacaksın!


Bakirenin Beş Kuralı

Bir ) Bakmayacaksın kimseye. Eğer bakarsan, arzunla yaşarsın. Arzun seni ele verir, her erkeğe kanarsın.

İki ) Dokunmayacaksın. Her dokunuşunda ihtişamı yakalarsın. İhtişamsa bozar seni. Kurallarından çıkarır, tıpkı başından beri olmak istediğin gibi.

Üç ) Tutmayacaksın. Hayatın ucu seni götürecek, sen ona eşlik edeceksin. Kaçırmayacaksın elinden namusu. Bacak arası bilinmezlikte kaybolacaksın.

Dört ) Tatmayacaksın. En mahrem duyguların imkansızlığına şaşacaksın. Çünkü ölümüne yaklaştığın halde hiçbiriyle tanışmamış olacaksın. Zamana güvenip koruduğun arla toprak olacaksın.

Beş ) Sen bakiresin, yaşam çok sana. Bilinmemişliğin girdabında kaybolsan bile, tüm artıların artar senin. Sevişmeden doğurabildiğin için bakiresin. Ki arkandan çalışan erkekler içinse, en kıymetli fahişesin.


Bakirin Beş Kuralı

Bir ) Ben’li kuracaksın cümleleri. Kutsallığına aldanıp daha da kutsallaştığını sanacaksın. Yükseleceksin yerden. Herkese tepeden bakacaksın.

İki ) Su yüzüne çıkacaksın. En bulanık denizin, derininden kopacaksın. Bir balık sessizliğinde tüm haltlarla haşır neşir olacaksın. Ama hep bakir kalacaksın.

Üç ) Genellemelerin içinde en genel olacaksın. Bir ev bulursan kıyıda köşede, köpek tilkiliğinde hazıra konacaksın.

Dört ) Bir tek kendin için yaşayacaksın. Erkekliğin dayanılmaz hafifliğiyle çehrende dalganalanacaksın. Kendi devletini kuracaksın. Ama tek bir vatandaşın bile olmayacak. Yönetim şeklin aldatma olacak.

Beş ) Sen bakirsin, yaşam sadece sana. Bakireyle evlenip, fahişeyle yatarsın. Senin yüzünden kötüyü oynar fahişe, iyidir hep namus timsali bakire. Oysa en büyük beladır senin için. Hep yapıp, hiç yapmamış gibi davranman bunun için. Sen bakirsin, bir kadının en kuvvetli zehrisin.